Cuma, Nisan 15, 2016

Runatolia 2016 - Mart

İki yıldır bu Runatolia koşusuna katılmak istiyordum, bu sene denk geldi. Kasım ayındaki Avrasya 2015 maratonuna gittiğimde kayıt oldum. Hedef olarak da yatı maraton koydum. Hatta Avrasya'da koşu takımlarımı aldıktan sonra eve dönerken yolda Antalya koşusu için yarı maraton antremanı programı bile yaptım.

Her maraton veya her toplu koşu etkinliği bir tecrübe. Avrasya maratonu kışın yapıldığı için sevmiyordum ve ilkbaharda koşu olsa daha güzel olur diye düşünüyordum. Gerçekten de koşunun yapıldığı gün mükemmel bir hava, günlük güneşlik bir bahar günü, insanlar cıvıl cıvıl, çimler yemyeşil, çiçekler açmış vs vs. Bunların hepsi çok güzel ama bu koşunun zorluğu hazırlık dönemindeymiş. Tüm antremanları kışın yapmak zorundasın. Yağmur yaş soğuk demeden çalışıyorsun. Kısa antremanlar kolay; bir şekilde salonda yapılabiliyor ama uzun antremanları mutlaka dışarda yapmak zorundasın. Bu kısmı çok keyifli değil işte. Hele en uzun antrenman -yaklaşık 2.5 saat- buz gibi bir havaya denk geliyorsa hiç hoş olmuyor. 

Senelerdir koşuyorum. Kayıtlarıma bakınca sadece kaydını tuttuğum 1300km yol olmuş geçen iki senede. Bunda salonda yaptığım antremanlar dahil değil. Kendi kendime öyle boş boş koşuyorum. Avrasya'da uzun yıllardır Adım Adım için koşan bir arkadaşımla karşılaştığımda onlar için koşmamı istemişti. Daha sonra başka bir arkadaşım SEN DE GEL derneği için aynı teklifte bulundu. Aslında kimin içşn koştuğunun çok da bir önemi yok. Maksat seni takip edenlerin dikkatini çekip farkındalık yaratmak ve becerebilirsen uğruna koştuğun amaç için biraz Fund raising yapmak. Adım Adımcılar çok kalabalık. Diğeri daha mütevazı ve çekici geldi ve SEN DE GEL için koşmaya karar verdim. Bu karar aynı zamanda beni de birilerine söz vermiş ve karşılığında bir şeyi göstermek durumunda olduğum psikolojisine sokarak beni de motive etti. 

Haldır haldır çalıştım ve yarış zamanı geldi çattı. Antalya ulaşım, konaklama, transfer gibi detaylar halledildi, iş yerinden ve en önemlisi evden izin ve destek alındı, Antalya yollarına düşüldü. 


Ulaşım Anadolu Jet, en güzide havayolumuz. Ve tabi ki Ankara'dan kalkışta rötar. Hareket etmeden bira önce başlayan fırtına ve yağmur keyfimi kaçırır gibi olsa da Antalya'da havanın güzel olacağını öğrenmek iyi geldi. 


Bu toplu organizasyonların en güzel tarafı pek çok hizmetten indirimli veya ücretsiz yararlanmak oluyor. Bu sayede gayet ucuza araba ve otel buldum. 


Varıştan sonra arabamı alıp otele geçtim. Barut Otel hayvan gibi büyük. Gecenin bir yarısında resepsiyonda kuyruk var. Tabi bir sürü koşucu burayı tercih etmiş. Sıra gelince öğrendim ki yanlış oteldeyim!!! Rezervasyon meğer caddenin karşısındaki kardeş mini oteldeymiş. Madem öyle oraya geçtim. Görevli çok hızlı şekilde işlemleri halletti. Manzara ricamı kırmayarak Ahanda böyle bir yerde kalmama imkan verdi.


Ortamın güzelliği yorgunluğun önüne geçti ve o gece uyutmadı. Televizyonda Eyes Wide Shut, Doğan abimden aldığım Bose ses sisteminden çalan enfes müzik, gelsin Jager gitsin çikolata derken kaçta uyudum hatırlamıyorum. 

Ertesi gün aylaklık yapma ve koşu takımlarını alma günü. Önce kahvaltı. Otelin altındaki Shakespeare Cafe'de yapılıyor. Basit, sakin bir kahvaltı ortamı. 


Karşı otele, yani dev olana (eski Dedeman'mış) geçip bugüne kadar sanal alemden muhabbet ettiğim SEN DE GEL ekibi ile tanıştım. Çok tatlı insanlar. Aralarında çok eskiden tanıdığım bir arkadaşım da var. Çocuklarıyla koşacak olanlar var, heyecanlı gençler var... Özetle ekip şahane. 

Çok fazla onlara takılmadan çevreyi keşfe çıktım. Antalya muhteşem şehirleşme alışkanlıklarımızdan nasibini fazlasıyla almış bir kent. Apartman ormanı adeta. Nerdeyse Kemer'e varıncaya kadar o orman çıkmak mümkün değil. Allahtan memleket çok güzel. Her an bir sürprizle gönlünü alabiliyor. 

Yolda güzel müzik dinledim; Metallica, Ram Jam, Rainbow, Tarkan... Kah mavilere kah yeşillere baktım. Mart ayında böyle bir gün fazladan ömrüne eklenmiş bonus gibi...Lemon Tree yolundan yürüyerek denize erişmek tarifsiz. 

Öğleden sonra ekibin toplu bişeyi var dediler. Ona yetişmek için hızlıca bir şeyler yiyip -tarhana çorbası- önce Terracity AVM'ye koşu takımlarını almaya sonra da otele döndüm. Bir daha tanışma faslı, fotoğraf vs derken millet dağıldı. 

Toplu fotoğrafta bendeniz yer almasa da münferit çekimleri kaçırmadım 😜

Koşu günü otelden start alanına ulaşmak için önce farklı otobüslere bir iki denememiz oldu. Bizi kovdular. Bu otobüs bizim, başka yere gidin dediler. Neyse ki hemen oracıkta zaten belediye otobüsleri kalkıyormuş. 10-15 dk içinde başlangıç noktasına ulaştık. 


Tabi daha erken olduğu için yol trafiğe açıktı. 

Start alanı çok keyifli. Bir yanımız geniş bir park ve büyük bir kompleksin çim bahçesi. Yoga yapanlar, ısınma hareketleri yapanlar, simitçiler, çimlere yayılıp güneşlenenler hepsi çok canlı ve eğlenceli.

Koşu, kategorilere göre farklı saatlerde start aldı. Önce elit atletler gitti. Ardından maratoncular, yarı maratoncular ve nihayet 10k koşucuları hareket etti. Söylemeyi unuttum, bu koşu için yarı maraton antremanı yaptım ama 10 gün önce ayak bileğimde başlayan bir ağrı yüzünden son dakikada 10k kategorisine geçtim. 

Yarışa ekip olarak başladık; ilk 500 metrede dağıldık. Bir kısım hızlı gitti, bir kısım -çocuklular- çok yavaş gitti. 

Koşu parkuru elevation anlamında dümdüz. Bazı yerlerde yol çok daralıyor, baI noktalarda dj kabinleri yapmışlar canlı müzik çalıyordu. Özetle tüm parkur son derece eğlenceliydi. Su gibi aktı geçti. Kendi saatime göre 55dk, resmi sonuca göre 57dk'da bitirdim. 


İşte bizim ekip böyle şahane insanlardan müteşekkil. 

Koşu biter bitmez dağılmadık. Finish çizgisini geçenleri izlemek çok keyifli. Bitişten hemen sonra madalyanı veriyorlar. 


Velhasıl yarış olayı böyle bitti. Ankara'ya dönüşüm ertesi gün olduğundan odam beni beklerdi. Gidip biraz dinleneyim deyince insan mayışıyor. Fındık fıstık manzara şarap Davidoff Cigar derken akşam oldu. Yemeğe gitmek gelmedi içimden. Aşağıdaki pizza hut ne güne duruyor! Al pizzanı, şarabı da pet şişeye doldur, yürü falezlere... Otur bir banka, şahane manzara, yemek, şarap, hepsi benim. 


Ekiple vedalaştık. Büyük kısmı döndü eve. Ben pazartesi döneceğim için otelde yatıştayım.  

Ertesi gün, pazartesi, kasmadan sakince kahvaltı yaptım. Deniz kıyısına indim. Otelin bahçesinde gezdim. Şahane bir rıhtım enfes bir havuz ve spor salonu varmış meğerse.


Denize gitesin gelse de su soğuktu, yemedi. 

Havalimanına biraz gecikerek gittim. Aracı teslim ettim, eşyamı verdim, uçağa yerleştim ve gözlerimi kapatıp çubuk ovasını hayal ettim...

Bu koşudan çıkan dersler:
  - parkurda çok sağ sol yapma
  - koşudan önce yenen karbonhidrat gerçekten önemli
  - koşu sonrasında bir gün kalmak kesinlikle çok iyi fikir. 



















Çarşamba, Nisan 13, 2016

Astana yolları, Bampatak

17 Şubat 2016 Astana'ya doğru yola çıktım. 

İstanbul CIP'te şu şişeyi bitirdim:


Uçağa bindiğimde Kağan'la konuşuyordum ve 18:30 sularında ABD elçiliği dolaylarında bomba patladığını duydum. Hatta patlama sesini telefondan duydum. 

Gözde! 

Uçak kalkana kadar haber alamadım. Yol boyu aşırı gergin geçti. İnince haber geldi, rahatladım. Ama yitip gidenlerin acısı yine düştüğü yeri yaktı. 

Astana tabi ki soğuktu. -25'i gördüm. 


Güneş yanıltmasın, çatır çatır soğuk. 

2-3 gün çalıştım. Türk lokantasında lahmacun ve Adana yedim. 2-3 şişe votka aldım. 

Seyahatin en güzel tarafı dönüşte İstanbul'un Yeşilköy'de sunduğu temiz deniz havası, leziz kahve, tost ve muhabbetti. Bayık 3 günün üstüne çilekli yaş pasta gibi geldi. 

Çubuk ovası her zamanki eşsiz kurulukta ve yalınlıkta karşıladı. 



Su altında müzik

Şu alet, kargodan çıkış anı itibari ile hayatımı değiştirdi. 


Kargocunun telefonundaki samimiyet, aletin kullanım kolaylığı ve yüzerken sağladığı konfor, kulaç atarken hergün güncellenen en sevdiğin listenin kulağımda tıngırdaması...




Kartalkaya

Bu sene bir kez gittim Kartalakya'ya. 

Bizim apartmandan Cüneyt abi ve Melis'le birlikteydik. 

Dörtdivanda gün ağarırken tablo gibi manzaralar çıktı ortaya. 


Sonra yukarı tırmandıkça yağmur başladı. Arka planda güneş de doğmaya çalışınca bu defa harika bir gökkuşağı görüldü. 


Sonra karlı yayla;


Ve ardından Kartalkaya;


Cüneyt ve Melis güzel kayıyorlar. Pisti ezberlemişler. O kadar berbat hava, sis, vıcık piste rağmen akşama kadar öyle cesaret verdiler ki beni de hiç girmediğim pistlere soktular. 

Berbat hava koşullarına rağmen keyifli bir gündü. 


T cetveli: Sıfırdan Sonsuza

Şubat ayı başında, 5 Şubat Cuma günü bir iş için İstanbul'a gittim. 

Plana göre 3 uçağı beni doğru zamanda İstanbul'a ulaştıracak, önce görmem gereken kişiyi görebilecek, sonra 7'de Tuna Kiremitçiyi dinleyebilecek ve sonra keyfime bakabilecektim. Uçak çok geç hareket etti, o yol bitmedi, Atatürk'e inemedi, indi parkedemedi, park etti kapıyı açamadı ve ben herşeye, heryere gecikerek büyük bir başarıya imza attım. 

Ali ile buluşup yemek yedik. Manzaramız şahaneydi. İlk kez gittiğim duvarları ile ünlü bu yeri çok beğendim. Yemekten sonra üstümü değiştirmek istedim; otele gidene kadar sağanağa yakalandım. 

Sonra başka bir arkadaşım Soho'ya davet etti.Oraya gidene kadar da güzel ıslandık. Şahane mekan, enfes müzik, leziz sohbet. 

Kumbaracıdaki her zamanki otelim her zamanki cömertliği ile geceyi süper eşsiz hale getirdi. O şömine de yansaydı iyi olacaktı ama o kadar içkinin üstüne oteli yakabilirdim. 

Bütün gecelerin sonunda sabah oluyor. Ertesi gün beni Karaköy'de mükemmel bir karışık tostla karşıladı. Mekanın adını unuttum ama içerde Paul simon çalan bir kahvaltı yerinin kötü olması imkansız. 

Ve geceden başlayarak peşimi bırakmayan İstanbul kokusu. Hiçbir parfümde yok o derinlik. 

Tophane'den Mert'lerin evine kadar yürüdüm. Bir de onlarla kahvaltı ettim. The Americans izleyelim dedik. Ben şu manzarayı


İzlerken sızdım. Aman ne rüyalar... Kimler girmedi kimler çıkmadı sahneye...

Uyandım ve adeta yeni bir İstanbul başladı...

Koşar adım Taksim - Gümüşsuyu, servis, Alibeyköy derken Ulusoy ve tekrar uyku...

Jay Jay Johannson - Opium albümünü almıştım.Yolboyu dinleyerek gittim. Ne güzeldi.  







Çarşamba, Eylül 10, 2014

Bisiklet

Baktım ki en son yazıyı Oziş hakkında yazmışım. Sanırım yine öyle olacak. Aslında bu aralar gündemim çok dolu olmasına rağmen birinci sırada Ozan'ın bisiklet sürmeyi öğrenmesi geliyor.

Epeydir bisiklet istiyordu. Ben çok iyi hatırlamasam da aslında babaanne ile anlaşılmış ve doğumgününde O'nun almasına karar verilmiş. Ben bunu unutmuş olarak, arkadaşın son günlerdeki tatlılığına kapılıp bu işi bitirdim.

Birlikte önce Decatlon'a baktık. Oradakiler içimize sinmedi. Ertesi gün Delta bisiklete gittik ve aradığımız parçayı bulduk.



Hemen o gün bir deneme yaptık tabi ama sadece neymiş bu alet tecrübesi oldu. Sonra haftasonuna kadar bekledik. Cumartesi günü bizim yürüyüş parkurunda kimselerin olmamasından faydalanıp çalışmaya başladık. Bir, iki, üç, oldu olmadı filan derken Ozan'ı bırakıverdim... Tabi içgüdüsel olarak düşmemeye çalıştı ve 5-10m dengesini sağladı. Tam 30 tur yaptık. Son 5 turda nerdeyse yolun %80'ini yardımsız gidebilmeye başladı. Tabi ki çok hoşuna gitti.

Bu akşam yine çalışmaya çıktık. Önce bir tökezledik, sonra park halindeki bir arabaya çarptık, ama yılmadık. Bir kaç tatsız denemeden sonra Oziş tüm yolu tek başına yokuş aşağı inebilmeye başladı. Daha güzeli, biraz sonra o parkuru yokuş yukarı pedal basarak çıkmayı başardı. 

Hem kendine güveni geldi hem de aldığı zevk miktarı arttı. Böylece yeniden bisiklete binebilmek için daha şimdiden yolumu gözlemeye (yarın göreve gidiyorum) başladı. 

Pazar, Haziran 08, 2014

Sampiyon Ozan

"He'll make you proud one day"

Ozan daha dogmadan once bir arkadasimla konusuyorduk ve babaligin nasil oldugu hakkinda bana aynen boyle demisti.

Aradan 5 yil gecti...

Gecen sene Eylul ayinda kres acilirken Ozan benden okuldaki satranc dersine gitmek icin izin istedi. 'Tabi ki gidebilirsin' demistim. O gunden itibaren evde hepimiz birer satranc oyuncusu olduk; daima kaybeden oyuncular. Ilk baslarda her oyunda hile yapiyor, bir kac tasini kazara alirsak kiyameti kopariyordu. Sonra O da bizim taslarimizi almaya, oyun kurmaya ve isin keyfini cikarmaya basladi. 

"Yenilme konusunda sampiyon Anneannem" diyordu.

Gercekten cok zevk alarak gitti derslere. Cuma gunleri normalde Babaannesi okuldan daha erken alirken, satranc dersini kacirmamak icin daha gec cikmaya basladi. Ogretmeni yasindan ilerde oynadigini, hatta 10 yasindaki cocuklar gibi oynadigini soylediginde yuzumuzde bir gulumseme olmadi degil tabi ama insan bunun ne demek oldugunu aslinda cok daha anlayamiyor. Ben bilmiyorum ki 10 yasindaki nasil oynar, 5 yasindaki nasil oynar, aralarindaki fark nedir... 

Gel zaman git zaman, her cuma gunu kimi nasil yendigini zevkle anlatti bize.
Ve bu hafta okullarinda yilsonu turnuvasi vardi. Sene basinda izin isteyerek basladigi oyunda sene sonunda sampiyon oldu!.. Bir madalya ve bir takdir belgesi ile geldi eve. Insan gercekten muthis gururlaniyor. Kendisinin de yuzunde guller aciyor. Surekli madalyam nerede diye soruyor. 

Arkadasimin 5 yil onceki sozleri bu basariyla daha fazla anlam kazanmis oldu.


Sampiyon V.1

Bitti mi? Bitmedi...

Gecenlerde bir arkadasimizin 1 yasindaki oglunun havuza dalarkenki yuzme dersi videosunu izledik. Bir kez degil onlarca kez izledik. O kadar tatliydi ki, minicik koftehor kenardan atliyor ve suyun dibinde bir iki kez ayak cirparak ogretmeninin kucagina kadar yuzuyor. Mucize gibi bir sey. Ozan da bunu defalarca izledi ve bir suru soru sordu. Suyun altinda burnuna su kacmiyor mu, nasil yuzuyor, ama kenardaki annesi, annesi onu tutuyor, suda batmiyor mu, suda nasil batmiyor vs. vs. Herhalde bu olaydan gelen bir cesaret mi desek, kiskanma mi desek, ben de yaparim ulen kafasi mi desek ne olduysa, bizi 2 gun ust uste havuza goturdu ve sonunda dun yuzmeyi ogrendi!.. Once son derece odlek ve binbir bahaneyle birkac yalanciktan deneme yapti. Daha sonra tam ustume atlayacak gibiyken ben geri geri gidince mecburen 1-2 metre yuzmek zorunda kaldi. Sonra yuzebildigini gorunce cesaretlendi ve o gun ve ertesi gun bir cok kez kisa kisa yuzmeye basladi. Eminim onumuzdeki hafta havuza gittigimizde cok daha uzun bir mesafeyi hic yardim almadan yuzebilecek.


Sampiyon V.2

Hayatta mutlulukta da uzuntude de sinir yok. Ozan bizi bugunlerde mutluluk sinirlarina goturuyor. 

Etiketler: , , , ,

Salı, Nisan 15, 2014

Rüya

Dün gece hem anneannem hem babam rüyamdaydı. İlk defa ikisi bir arada. Anneannem yiyecek bir şeyler hazırlıyordu. Onun evindeydim. Sesli görüntülü güzel bir rüyaydı. Ne hazırlıyordu hatırlamıyorum ama ben de etrafında dolanıp duruyordum. Rüyanın bu kısmını önce gördüm heralde, çok net değil. Evin içinde dolaşıyordum. Ananem bir yandan yemeği yapıyor bir yandan da nasıl yaptığını anlatıyordu.

 

Babamla olan kısmı daha saçmaydı ama yine de güzeldi. Arabayla bir yerden bir yere gidiyoruz, yolda benim para çekmem lazım diyorum. Bir bankamatiğin yanında duruyoruz. Park edecek yer yok. Babam arabada kalıyor, biri gelirse arabayı çekeyim diye. Ben gidiyorum matiğin yanına. Alet bana saçma sapan sorular soruyor. Anket gibi. Onu sever misin, bunu yer misin, nelerden hoşlanırsın gibisinden. Devamlı cevaplıyorum. O sırada İngiliz (!) bir kız geliyor. Merakla bakıyor. Ben de bakma cevaplarıma bunlar benim cevaplarım filan diyorum. Kız istersen yardım ederim diyor. O sırada arabayı park ettiğimiz yola tren geliyor. Bizim araba da yolu tıkamış geçemiyor. Ben aceleyle para çekmeden arabaya gidiyorum. Babam iniyor gel gel yapıyor. Trene yol vereceğiz diye epey kıvranıyoruz. Kızıyor filan babam. Neyse sonra tren gidiyor. Ortalık toz duman. Alet raylarda gitmiyor çünkü, AVM treni gibi tekerlekli. Sonra biniyoruz arabaya yola devam ediyoruz. Sohbet ediyoruz. Sohbet çok hoşuma gidiyor. 


Ama sonra uyanıyorum ve ikisini de çok özlediğimi fark ediyorum :/

Etiketler: ,

Cumartesi, Kasım 16, 2013

Anneannem

Dünyanın en temiz kalpli, güler yüzlü, en pozitif, ailenin birleştirici "zamkıydı" anneannem. Dün ebediyete göçtü; sessiz sakin, son anına kadar kimseye yük olmadan, hepimizle birlikte mutlu bir hafta geçirdikten, kışlık erzağımızı alıp, temizleyip süslenip sessizce ve birden bire çıktı göğe.
Kaybım büyük.
Benim atamdı.
Beni büyütendi. 
Yaşayan bir tarihti. Anlatmaya başladığında konu ne olursa olsun büyük bir tad bırakacak şekilde anlatırdı herşeyi.
Tutkulu bir Atatürk'çüydü.
Cumhuriyetle yaşıttı.
Aydındı.
Gönlümden çağlamak geçiyor ama parmaklar gitmiyor.
Belki bu acı biraz hafifleyince uzun uzun yazma gücü bulurum.
Ne güzel ki aklımda hep içi gülen gözleri kalacak, kulaklarımda hep neşeli sesi kalacak. 
Dilerim gittiğin yerde etrafın en çok sevdiğin çiçeklerle dolu olur.
Nur içinde yat.


Perşembe, Ağustos 29, 2013

Kırık kalple hayal kurmak

Kırık kalbinle rüya görüyorsan
İşin en zor kısmı uyanmaktır. 
Yataktan düşersin ve kendini dizlerinin üstünde bulursun
Acaba burada mıydı gerçekten diye sorarsın
Ama değildir. Çoktan gitmiştir. 

Kırık kalbinle rüya görüyorsan
İşin en zor kısmı vazgeçmektir. 
Hayalinde seni yaşlı gözlerle içeri alır
Ama bir anda elveda demek zorunda kalırsın
Rüyanda hayal edersin ki hep seninle kalsın
Sabah olunca yanında gözlerini açsın
Ama olmaz; çoktan gitmiştir

Şimdi elimde güllerle uyuya kalmam mı lazım? 
Öyle olursa gülleri alacak mısın?

Kırık kalple rüya görüyorsan 
İşin en zor kısmı uyanmaktır

                      Diyor John Myer "Dreaming with a broken heart" şarkısında